T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü

Şiirlerle İstanbul


Tapınağa sunulan üzüm salkımı
MOIRO (İ.Ö. 300)

Dionysos’un şerbetiyle dopdolu,
asılıp kalmışsın ey salkım
altın kapısına aphrodite tapınağının
saramaz artık seni zarif dallarıyla
anacığın asma, yayamaz başının üstüne
o güzel kokulu yapraklarını


 

 

Kırsal düş
KYROS (350 - 450)

Keşke tıkız yapağılı koyunları
otlatmayı öğretseymiş babam bana,
oturup bir karaağacın altına
ya da bir kayanın dibine
kaval çalıp dindirirdim acılarımı.
Gelin Pierialı kızlar, kaçalım,
bırakıp gidelim bu yapıları, güzel kenti,
kendimize başka bir yurt bulalım.
Ve söyleyelim herkese: galebe çaldı
balarılarına, işe yaramaz eşekarıları.

 

 

 


 

Byzantion’da bir ev
LEONTIOS (VI. yy. )

Bir yanım Zeuxippos, o güzel hamam
bir yanım yarış ve ödül meydanı, hippodrom,
gösterileri seyredip birinde,
birinde yıkandıktan sonra güzelce
gel dinlen burada, soframda yemek ye,
sonra dön stadion’a, vaktin gelince
akşama doğru, yaklaş adım adım
yolunu bekleyen ölüme.

 


 

Byzantion’da bir ulu konak
MABEYNCİ PAVLOS (VI. yy. )

Üç yanımdan güzeller güzeli deniz görünür,
ve her yandan gün ışığı vurur duvarlarıma.
Safran örtüleriyle şafak çevremde dolandığında
kamaşır gözleri, yüyümek istemez batıya.

 


 

 

İstanbul'un fethi nedeniyle
AYNİ (XV. yy)

Şehr-i âzam kim binâsı gerçi ma'ü tıyndedür
Ya anun üstündedür cennet yahud altındadur
Bu haber kim söylenür hem zâhir ü bâtındadur
Revnakı bu ka'inatun şehr-i Konstantindedür
Ger sala Sultan Muhammed Zülfikâr-ı Hayderî
Misl-i Hayberdür güşâd îde bu yedi kişverî
Dir melekler nutka geldikce felekler dilberî
Revnakı bu ka'inatun şehr-i Konstantindedür
Misl-i dünyadur anın içindeki camiieri
Zeyn olur hem cum'a gün huffâz ile mahfilleri
Gûşe ber gûşe pür olmuşdur cihan hâmilleri
Revnakı bu ka'inatun şehr-i Konstantindedür
Îki alem görmeği fikr ider isen can ile
Var Kalata şehrine deryâyı geç seyrân ile
Bade vir de ömrü nuş it bâde-i hûban ile
Revnakı bu ka'inatun şehr-i Konstantindedür
Şûle saldıkça zemin üstüne mah-ı encümen
Nerkis-i ra'nâ biter hâk üzre her gûşe çemen
Dir zeban-i can ile sorsan bu güftârı çü men
Revnakı bu ka'inatun şehr-i Konstantindedür
Feth idüb Sultan Muhammed anda çün câ eyledi
Kâr-i alîler yapub firdevs-i a'lâ eyledi
Değmemiş ey Aynı pür gılman ü havrâ eyledi
Revnakı bu ka'inatun şehr-i Konstantindedür

 


 

Evsâf-ı İstanbul’dan
LATİFİ (1491 – 1582?)

Letâfetten nazîrî yoktur elhak
Nâzirin çeşm-i ahvel görmüş ancak
İrem bağ budur dir her görenler
Ki çıkmak istemez ana girenler
Her tarafdâ metâ’-ı gûnâgûn
Arz ider dehre nakş-i bukalemun
Öyme ey hâce bize Hind ü Hatâ vü Hoten’i
Bundadur lütfu şeref buna Sitanbul dirler
Bu mekamı ger görürse huriler uçmakdan
Koyalar uçmâğı bû uçmâğa uçmak isteyüb
Uşşâkı müflis eyledi şîmin-bedenlerî
Soydu kefensiz eyledi gül-pîrehenlerî

 


 

 

Ayasofya
LATİFİ (1491 – 1582?)

Ey beyt-i harem hörmeti vey Mescid-i Aksâ
Yâ kıble-i âlîsin ü yâ Kâ’be’-i Ulyâ
Çak târüm-i Çârüm gibi a2lâ tabakâtın
Her tâk-ı felek rif’ati mi’rac-ı Mesîhâ
Encüm adedî şem’-i kanâdîl ile her şeb
Gerdûnun olu günbed-i hazrâsına hemtâ
Tezyînin içün tûb-ı muallâdur asılmış
Kındil-i zer endûde-i mihr-i felek-ârâ

 


 

 

Gazel
BÂKİ (1526-1600)

Serv-i kametler ikî yanın alurlar yolun
Rah-i gülzâra döner yolları istanbûlun
Ne aceb dâğların işler ise ey dil-i zar
Çürümüş nerd-i mahabbetde bir ikî pûlun
Devr-i gamzende senin kimseye hançer çekmez
Bûynuma alurum ey şûh-i dilârâ kolun
Kadd-i bâlâya göre şîve-i reftâr gerek
Ey sanavber bize arzitme ikende tûlun
Anlamaz dehr-i denî merdüm-i dânâ kadrin
Bâkiyâ minnetini çekmiyelim, her kulun

 


 

 

Gazel
BÂKİ (1526-1600)

Dil-rübâlarla aceb kesreti var her yolun
Geçemez hûblarından gönül istanbûlun
Nicolur işler ise dâğların ey abdâl
Çürümüş râh-i mahabbetde bir iki pûlun
Dökülür katreleri âşıkı mehcûr ağlar
Yıldızı düşgün olur pâdişehim ma'zûlün
Bend-i firkatde koma bendeni âzâd eyle
Öldürürsen de eğer kaçmaz efendi kûlun
Yoluna Baki-i dilhaste revân eyler idi
Tuhfe-i can-ı hakir olsa eğer makbûlün

 


 

 

Gazel
ŞEYHÜLİSLAM YAHYA (1552-1644)

Salınsun ıd irişdî yine hûbanı Sitanbûlun
Yine ârâste olsun Karâmânı Sitanbûlun
Safâlar kesb idüp uşşâka olsun merhâbâ yer yer
Vefa meydânına gelsün civânânı Sitanbûlun
Döner hurşîd-i âlemtâbına gerdûn-i gerdânın
Binüb dûlaba her bir mâh-ı tâbânı Sitanbûlun
Semend-i nâz ile yöğrük civanlar seyre çıksunlar
Pür olsun hûblarla Ât meydânî Sitanbûlun
Bu şi'rin hak budur Yahyâ ki gâyet bî-nazîr oldu
Pesend eylerse lâyık ehl-i irfâni Sitanbûlun

 


 

 

Gazel
SÜRURÎ (1752-1814)

Seyr idin dilber-i nâzük-terin İslâmbûlun
Oturan anlar imiş zîverin İslâmbûlun
Zînetin mî idelim şimdi sanâ vasf ü beyan
Yohsa hûbân-ı perî-peykerin İslâmbûlun
Bazı kafir ki olur münkir-i gılmân-ı cinân
Görse imana gelür dilberin İslâmbûlun
Dilberî var ki anın vaslına kıymet olmaz
Cem' kılsan hemen sîm ü zerin İslâmbûlun
Ekser mâlik olan kimse nısâab-i hünere
Ka'be-veş kıldı ziyaret derin İslâmbûlun
Dergeh-i Behcet Efendîye Sürurî yürü var
Tuhfe it medh-i neşât-âverin İslâmbûlun

 

 


 

 

Gazel
SÜRURÎ (1752-1814)

Virüb revnak anâ qılmân-sıfat hûbân-ı İslâmbûl
Misal-î kasr-ı cennetdir bülend eyvan-ı İslâmbûl
Sürûşan-ı beyt-i ma'mûru tavaf eyler sanur âdem
Ki devr eyler yayan kimki ider cevlân-ı İslâmbûl
Ekal’im-i cihanda memleketler pâdişâhîdir
Olur hem mülke anınçün revan ferman-ı İslâmbûl
Hamûşândır behâr olmazsa mürqân-ı çemen ammâ
Nevâ pervâzdır her dem sühânqûyân-ı İslâmbûl 
Sürurî’den selam olsun vatandâ olan ahbâbâ
Unutdurdu sılâ fikrin anâ yârân-ı İslâmbûl

 


 


İstanbul’a Dönüş
MEHMET ÂKİF ERSOY (1873 - 1936)

Bir de İstanbul’a geldim ki: bütün çarşı, Pazar
Nâradan çalkalanıyor, öyle ya… Hürriyet var!
Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş… doğru!
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru,
Kimse farkında değil, anlaşılan, yapdığının,
Kafalar tütsülü hulya ile, gözler kızgın.
Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden,
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!
Zurnalar şehrin ahalisini takmış peşine;
Yedisinden tutarak tâ dayanın yetmişine!
Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli.
En ağır başlısının bir zili eksik, belli;
Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük,
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!
Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlanacak…
   - Yaşasın
      - Kim yaşasın?
         - Ömrü olan…
            - Şak! Şak! Şak!


Bir başka tepeden
YAHYA KEMAL BEYATLI (1884 - 1958)

Sana dün bir tepeden baktım âziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul!
Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nîce revnaklı şehirler görülür dünyâda,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rü’yâda
Sende çok yıl yaşıyan, sende ölen, sende yatan.


İstanbul
FARUK NAFIZ ÇAMLIBEL (1898 - 1973)

Bütün hayatı uyur bir semâ-yımühmelde
Geniş ufukları efsânevî hikâyelerin
Tasavvur ettiği gökler kadar beyaz, nârin,
Minarelerle müzeyyen, sevimli bir belde…

O mâî dalgaların bu sesiyle perverde
Sevâhilinde güler ruhu başka bir denizin,
Gezer bu levhaya ait bir ihtirâm-ı hazîn
Melûl hisli, mukadder nazarlı göklerde.

Bütün bedâyi’-i ezmân, nefâis-i a’sâr
Bu mâî çehreli İstanbul’un beyaz ve uzun
Ufuklarında bulur penâh ş’ir ü füsun

Dalınca gözlerim ağlar bu hüsn-i sâkinde;
Bu beldenin uyuyan bir başka güzellik var
Bütün tulû’ ve gurûbunda, subh u leylinde


Ceviz Ağacı
NÂZIM HİKMET (1902 - 1963)

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda;
Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz…
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ince mendil gibi tiril tiril,
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüzbin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.
Yüzbin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında.


İstanbul
SELAHATTİN BATU ( 1905 - 1973)

Bir gemi durmuş göklerin açığında.
Çamlıca bir ada ay ışığında.
Suda damla damla erimede Burgaz,
Uzakta İstanbul, kubbeleri beyaz,

Rüyasına girmiş uyuklayan Haliç'in.
Çam dallarında ayın altını perçin perçin.
Yeşiller, lâcivertler bayramında su,
Bahçelerde mehtap, denizde çam kokusu

İki çiçekli dalın aralığı Marmara,
Bir kız uzanmış gibi altın dalgalara,
Oyun kayalarda balkıyor neşesi.
O denizde dolan çalgıların sesi.

Siyah kayıklariyle geçiyor balıkçılar.
Küreklerin vuruşu, sükût ve şarkılar.
Yine salkım salkım ay dümen izlerinde,
O kaygılı yüzler hayal denizlerinde...

Sarhoş balıklar gibi vuruyor açıklara.
Meltemle ürperen su bir gümüş manzara,
Işık-gölge her şey, bir rüya pul pul
Uzakta mehtaba bürünmüş İstanbul.


Şehir
CAHİT SITKI TARANCI ( 1910 - 1956)

Ve şehir sabah akşam bu gürültüdür,
Baksan minareler, kubbeler görünür,
Minyatür bir gök ve serseri bulutlar;
Bacalar tütmekte yakından, uzaktan,
Kuşlar saçaklarda mahzun kanat çırpar,
Usanmış durur damlar göğe bakmaktan.

Ve kış yaz demeden ve Tanrının günü,
Benimsemişler şehrin gürültüsünü,
Giderler gelirler bu kaldırımlarda
Gül benizli toklar, saz benizli açlar.
Ne alışveriştir gel gör bu pazarda;
Ne çeker apartmanlardan ağaçlar!


İstanbul
ZİYA OSMAN SABA (1910 - 1957)

Seni görüyorum yine İstanbul,
Gözlerimle kucaklar gibi, uzaktan.
Minare minare, ev ev,
Yol, meydan.

Geliyor Boğaziçi'nden doğru,
Bu iskeleden kalkan vapurun sesi,
Mavi sular üstünde yine
Bembeyaz Kızkulesi.

Bir yanda, serin sabahlarla beraber,
Doğduğum kıyılar: Beşiktaşım.
Baktıkça hep, semt semt, yer yer,
Beş yaşım, onbeş yaşım, ah yirmi yaşım!

Durmuş bir tepende okuduğum mektep,
Askerlik ettiğim kışladır ötesi.
Bir gün bir kızını benim eden
Evlendirme dairesi.

Benim de sayılmaz mı oralar?
Elimi tutar gibi iki yanımdan,
Babamın yattığı Küçüksu,
Anamın toprağı Eyüpsultan.

Önümde, açık kollarıyla Boğaz,
Çengelköy'den aktarma Rumelihisarı.
İstanbul, İstanbul’um benim,
Kadıköy'ü, Üsküdar'ı...

Gün olur, Köprü ortasında durur
Anarım, Adalar'da çamların uykusunu.
Gün olur, Beyoğlu'nu özler içim,
Koklamak isterim tünelin kokusunu.

Bulut geçer üstünden,
Gemi gelir yanaşır
Bir eski türküdür, kulağıma fısıldar,
"içi dolu çamaşır."

Göğünde tanıdım ayın ondördünü.
Kırlarında bilirim baharı,
Her şey içimde, her şey,
İstanbul yadigârı.

Bir daha görüyorum seni dünya gözüyle,
Göğün hep üstümde, havan ciğerlerimdedir.
Ey doğup yaşadığım yerde her taşını
Öpüp başıma koymak istediğim şehir!


İstanbul’u Dinliyorum
ORHAN VELİ KANIK (1914 - 1950)

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda
Sucuların hiç durmayan çıngırakları;
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor derken
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık;
Ağlar çekiliyor dalyanlarda; Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı,
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular,
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu,
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı
Dinmiş lodosların uğultusu içinde.
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan.
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde.
Alnın sıcak mı, değil mi biliyorum;
Dudakların ıslak mı değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul’u dinliyorum.


İstanbul Türküsü
ORHAN VELİ KANIK (1914 - 1950)

İstanbul’da, Boğaziçi’nde,
Bir garip Orhan Veli’yim;
Veli’nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde.

Urumelihisarı’na oturmuşum,
ûturmuş da bir türkü tutturmuşum:

“İstanbul’un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanıyor hicran yaşları;
Edalı’m,
Senin yüzünden bu halim.”

“İstanbul’un orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş, bana ne?
Sevdalı’m,
Boynuna vebalim!”

İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim.
Bir fakir ûrhan Veli;
Veli’nin oğlu,
Tarifsiz kederler içindeyim.


Yaz akşamında İstanbul
İLHAN GEÇER (1917 - 2004)


Cami avlularında dualar sinmiş kuşlar
Gün vuran kubbeler altın yaldızlı fanus
Tepelerde sarışın bir rüya Temmuz
Ufukta renklerin cümbüşü başlar
Mercan kanatlariyle kolan vuruyor kuşlar

Selvilerden bir hüzün eser; Eyüb'e
Mahzun Haliç akşamları pası i gibidir
O semtin fakir halkı dönerler bir bir
Ellerinde soğan ekmek gün vurmaz evlerine

Gündüzün telaşından sıyrılmış liman
Yorgun argın rıhtımlarda akşamın garipliği
Lodos meltemleriyle mahmurlaşan Adalar
Ve enginde Marmara'nın en taze güzelliği

Köhneleşmiş yalılar uzak özlemler gibi
Mahûr beste duyulur hâlâ odalarından
Korularda bir devrin kaybolmuş saltanatı
Hayal gibi düş gibi akıp gitmede zaman